15 Temmuz 2012 Pazar



13 Temmuz 2012,
Paris, 1. Gün

"Ben gelmeden önce ne çok şey yaşanmış ve ben gittikten sonra ne çok şey yaşanacak"

Bu cümlenin ağırlığı ile Fransa seyahatine hazırlandım. Ancak 1.günden itibaren Paris, geçmişi ve geleceği değil bugünü kendisiyle birlikte yaşamam için davet etti sanki.

Sabah İstanbul en sıcak günlerinden birini yaşıyordu. Saat 07:00 de dahi taksinin camından içeri bir sıcak hava dalgası giriyordu.

Üç buçuk saatlik bir uçak yolculuğu sonrası Paris'e indik. Uçağın rotası Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Almanya'dan geçerek ilerledi ve Paris'e inişe geçtik. Paris yukarıdan yemyeşil ve peyzaj açısından mükemmel gözüküyordu. Seine nehri  ve Eyfel görüntüsünü seyrediyorum hayranlıkla. Uçağımız Orly havaalanına indiğinde biraz hayal kırıklığı oluşuyor içimde, meşhur Orly bu muymuş diyorum. Bizim Adnan Menderes dahi bu havaalanını geçer hani. Neyse, oldukça kibar polis, giriş damgalarımızı süratle basıp  bizi içeri gönderiyor. Bavullarımızı aldıktan sonra dışarı taksi çıkışından çıkıyoruz.Sabah Sabiha Gökçen havaalanında bir viski firmasının tanıtımına Neşe'nin ayıplayıcı bakışları altında bir sürü viski içerek katılmıştım. Uçağa da yanıma iki küçük şişe Chivas Regal alarak katılıp Zeynep'in After Eight çikolataları ile kendi çapımda bir kutlama yapmıştım. O nedenle biraz kafam iyi olarak dışarıdaydım. Yaklaşık altı saat sonra ilk sigaramı içtiğimde herhalde bir Avustralya seyahati sonrası sigarayı bırakabileceğimi düşündüm. Çünkü bu kadar zamandan sonra ilk sigara resmen kafa yaptı.  Gözüme önce etnik çeşitlilik çarpıyor. Dışarıda her renk ve ırktan insan çeşitliliği Amerikalılar, Afrikalılar, Çinliler, Araplar her millet var. Taksilerde çok enteresan İstanbul'da olduğu gibi renk ve tip standardı yok. Bize son model bir Mercedes düşüyor. Bu yolculuk için 100 euro gibi bir para gözden çıkarmışken, 26 euro gibi bir paraya Marais bölgesindeki evimize geliyoruz.

Evet, rüya gibi Marais, Rue de Meslay no:29 da ikamet edeceğiz üç gün. Apartmanın kapısını açar açmaz mükemmel bir manzara ile karşılaşıyorum.
Bir kadın taşlığı yıkıyor. "Bonjour" diyor. Biz de "Bonjour"  diyerek , dairemize doğru çıkmaya başlıyoruz. Ama önce burayı tarif edeyim.. Tam Fransız filmlerindeki gibi, bütün daireler ortak avluya bakıyor. Hemen hepsinin pencerelerinde sardunyalar ve envai çeşit çiçek var. Eski bir apartman, kapısı çivit mavi, duvarlar ise beyaza boyanmış. Dairelere iki giriş var. Bizimkine B kapısından giriyoruz. Daire sahibi Neşe'ye yol boyunca attığı yaklaşık 10  mesajla dairenin anahtarının nerede olduğunu tarif ediyor. Anahtar elektrik sayacının kutusunun içerisinde, bavullarla zor sığdığımız dar merdivenlerden üçüncü kata çıkarak önce elektrik sayacını bulup sonra kutunun nasıl açılacağını keşfediyoruz. Bilgisayar oyunu gibi , Neşe'nin  çantasından çıkardığı tırnak makasının törpüsü ile sayacın kutusunu açıp içeri giriyoruz. Mükemmel. Burası asma katı da olan bir çatı katı.Çok sade, kesinlikle lüks değil, ama tam istediğimiz gibi. Daha ne olsun, Paris'te kendimize ait bir çatı katımız var.Hemen her şey İkea'dan,

Eve hızla yerleşip, eksiklerimiz için en yakın süpermarketten alışveriş edip, eve bırakıp tekrar dışarı çıkmayı planlıyoruz. Sokağımızın açıldığı Republique meydanına çıkıp önce karnımızı sandviçlerle doyuruyoruz. Ben pateli bir sandviç Neşe ve Zeynep ise peynirli sandviç yiyorlar. Daha sonra bir süpermarket bulup evin buzdolabı ve banyo ihtiyaçlarını alıyoruz. İstanbul'da Migrosa da gitsek hemen hemen aynı parayı ödeyeceğimiz bir hesapla çıkıyoruz. Yaklaşık 30 euro tutuyor ve buna İstanbul'da ortalama 35-40 TL na alabileceğimiz bir pembe şarapta dahil.

Ev'e aldıklarımızı yerleştirdikten sonra, ilk Paris seyahatimize çıkıyoruz. Hedefimiz Monmartre ve Sacre-Coeur, tekrar Republique meydanına çıkıp metroya bindikten sonra Anvers durağında inince Size uzun uzun Sacre-Coeur'ü ve Monmartre'ı anlatmayacağım. Bütün gezi kitaplarında detay bilgiler var. Ancak, Sacre-Coeur'e çıkan sokaktaki hediyelik eşyacıları ağbimin mutlaka görmesi gerektiğine karar veriyorum. Zeynep'le hemen çikolata müzesine giriyoruz ve ben dayanamayıp Neşe'nin müsaade ettiği ölçülerde bir kaç bir şey alıyorum. Neşe ve Zeynep'te kendilerine birer yağmurluk alıyorlar. Size bahsetmedim. Paris bulutlu ve ara ara yağmur yağıyor. Ancak, sıcaklık 18-20 derecelerde ve hava nemli değil. Tam gezilecek güzel bir hava. Sokağın sonunda ki atlı karınca dikkatimizi çekiyor. Çok güzel görünüyor. Zaten Sacre Coeur'ün de onun üzerinde olması lazım.


Ama önce çikolata müzesinin bir kaç fotoğrafını görün.



Atlı Karıncaya doğru yürürken Sacre Coeur olanca ihtişamı ile karşımıza çıkıyor.



Yapımına 1874 yılında başlanmış ve 1914 yılında bitmiş, Paris'in en yüksek rakımında.Haç şeklinde dört kubbeye sahip. İlhamını Roma , Bizans'dan alan eklektik bir mimariye sahip daha fazla bir şey demeyeceğim ayrıntıları wikipedia'dan bulabilirsiniz.Ancak değinmeden geçemeyeceğim absidin tavanında Katolik kilisesi ve Fransa'nın Sacre Coeur anlamına gelen İsa'nın kutsal kalbini yücelten  475 m2 lik bir mozaik var.


Buradan Paris manzarası da harika gözüküyor. Bakınız şöyle;  :)

sacre coeur'den paris manzarası


sacre coeur paris manzarası II


Buradaki turumuzu bitirip Montmartre sokaklarından dolaşarak aşağı doğru inelim diyoruz. Çok güzel dar sokaklar, evler, kafeler ve dükkanlar var. İşte size bir iki görüntü.

Monmartre'dan aşağı inerken I




Daha sonra Neşe'nin Paris'te bir iş görüşmesi var. Randevusu Quartier Opera bölgesinde Cafe de la Paix'de. Metro'dan Opera durağından merdivenlerden çıkarken karşımızda Opera Nationale de Paris Garnier binası çıkıyor. Gerçek anlamda büyüleniyoruz. Bakın Metro durağından çıkınca bina nasıl gözüküyor..

Oğera Nationale de Paris Garnier Metro2dan çıkınca

Bu binanın Müzikallere özel bir ilgisi olan Zeynep için ayrı bir anlamı var. En sevdiği müzikallerden biri olan Operadaki Hayalette hayaletin saklanma yerine, binanın altındaki küçük göl ilham kaynağı olmuş. Cafe dela paix ise ayrı bir güzellik çünkü 19.yy.dan beri kafe ve dekorasyonunu o günden beri sürdürüyor. Neşe , arkadaşı Karen ile buluşup içeride iş görüşmesine geçiyor. Biz ise Zeynep'le dışarıda Cappuccinolarımızı içip yağan yağmura aldırmadan önce Opera'nın çevresini dolaşıyoruz. Arkasında La Fayette var ve neredeyse bütün bulvar ve bütün bloku kaplamış. Opera'nın çevresinde bir tur attıktan ve müzesini de keşfettikten sonra yağan yağmura aldırmadan karşımızdaki Opera caddesinden yürümeye başlıyoruz. amacımız Harry's Bar'ı görebilmek. Ancak caddenin sonuna yaklaştığımız halde göremedik. Ama karşımıza Comedie Français çıkıyor. Ancak saat akşam dokuza yaklaşıyor ve Paris Türkiye'nin akşam saat altı aydınlığında. Dolayısıyla, tiyatro kapalı. Sağımıza baktığımızda altından araçların geçtiği kemerli bir kapı var. Adımlarımız merakla  oraya doğru yönlendiriyoruz. Kemerli kapıyı geçtiğimizde önce karşımıza tuillers bahçeleri çıkıyor.Arkada Louvre'un olduğunu biliyoruz ama  Zeynep bana bakıyor ve "kanka, biz bu yürüme işini biraz abarttık gibi" diyor. Burası o kadar büyük bir alan ki; bir yandan da yağmurun hızlanmasını göz önünde bulundurarak geri Cafe de la Paix'ye yürüyoruz.

tullier bahçeleri


Dönüş yoılunda üç kız önümüze kesip fransızca Mac Donalds'ın nerede olduğunu soruyor. Ben sen gördün mü yolda hi. Zeynep derken kız "aaa siz Türk'sünüz" diyor. Ben de bunun üzerine "kızım kafayı mı yediniz her yer sandviç satıyor, Fransa'da Mac Donald's mı yenir deyince kızlardan biri napalım bütçemiz bu kadar diyor gülerek, onlara Mac Donald's ın yarı fiyatına harika sandviçler yiyebileceklerini söylüyoruz ve ayrılıyoruz. Cafe de la Paix'ye vardığımızda Neşe'de toplantısını yeni bitiriyor. Bu arada saat 22:30 ve hava hala alacakaranlık bile değil. Paris bu mevsimde böyle olurmuş. 

1.gün için bu kadar gezinin yeter olduğuna karar verip bir yemek sonrası eve dönüyoruz.